2ce 1OL

2ce 1oL Yeni Bir DÜnya
2ce1ol PortalAnasayfaGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıSSSTakvimGiriş yapKayıt Ol

Paylaş | 
 

 Abdülhakîm Arvâsî

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 180
Rep Gücü: 2267
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Abdülhakîm Arvâsî   Cuma Ocak 09 2009, 14:57

Abdülhakîm Arvâsî

(1865-1943)

1865'te Van'ın Başkale ilçesinde doğdu. 27 Kasım 1943'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır.

İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Babası Seyyid Mustafa, Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde yaşamış olan Abdülhakîm Siyalkûtî'ye çok saygılı olan babası; bu muhabbetle oğluna Abdülhakîm ismini verdi.

Abdülhakîm Arvâsî ilk İslami bilgilerini babasından öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye okullarını bitirdi ve Irak'ın çeşitli şehirlerinde ve Müküs kazâsında Arap ve Fars dili-edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü manidar bir rüyâ üzerine İslami eğitimine daha büyük önem verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır:

”Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular.”

”Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi:

"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir."

Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım…”

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allah Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu. Nihâyet 1878 yılında Abdülhakîm Arvâsî Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerine kavuştu ve mürşidinden aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu.

“İstihârede şöyle bir rüyâ gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu.”

Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece "cevâzımât-ı hams" tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı.


Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888'de tasavvufta Nakşbendî yolundan icâzet aldı.... Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşbendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzetlendirildi.

Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır:

“Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları İstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. İçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. İran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, İslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı…”

Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü türbe parmaklıklarına döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça: "Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi.

Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça: "Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı.

Şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ Şeyh Ziyâ Mâsum'un iltifatlarına mazhar oldu. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken Şeyh Ziyâ Masum kendisine: "Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşbendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yolundan da icâzet verdim." buyurdular.

ERMENİ MEZALİMİNDEN HİCRET

Seyyid Abdülhakîm ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra Osmanlı'nın doğu illerinde isyancı Ermenilerin yol açtığı karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus ordusu da İran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri Arvâsî şöyle nakletmiştir:

“Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, Şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular.

Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid İbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, Şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi.

Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun.

Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda İngiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında İstanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. İstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu.”

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği ile görevlendirildi. 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de medresede hoca olarak çalışmaya başladı.

Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetlerini görürdü.

Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu.

Sultan Vahideddîn kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı:

“Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra sermusâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum.”

Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:



_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 180
Rep Gücü: 2267
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: Abdülhakîm Arvâsî   Cuma Ocak 09 2009, 14:57

“Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince,
Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine
bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber
verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan
sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip
yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ
Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler.
Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada
olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış
kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar.
"Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi
senindir." deyip birini bana verdiler.”


Abdülhakîm Arvâsî
hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır...
Müridleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak soru
sorduklarında: "Cumhuriyet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı.
Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. Bu çarpıcı
görüş, genel olarak o günlerin tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin
en güzelidir. Yasalara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da
bunu tavsiye ederdi.


Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi,
yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslâm'a ve
Resûlullah -s.a.v.-'in hâline uygundu. Yemesini gören sanki "âdet
yerini bulsun" diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve
yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken
bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını
söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı
altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. "İstikâmet
yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin
üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi.


Her vesîle ile
sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne
şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyurur ve "Bir vakit
namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim." derdi.


Müridlerinden
birisi edeb hakkında sorduğunda: "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek
onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır,
gözetmektir." buyurdu.


Müridlerden birisi dünyâ sıkıntılarından
bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra; "Allahü teâlâya inanan ve
güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye
mâliktir." buyurdu.


Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında
İstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek: "Şu İstanbul ne
garip belde! İnsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her
vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu.


Bir gün bir
derslerinde şöyle buyurdular: "Bizim meclisimizde bulunanlar, sükût
içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din
bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."


Kapalıçarşı'dan
geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır
faslından sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i
kurtarsın." deyince, o da cevâben: "Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de
kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu.


Müridlerinden
Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: “Tahsîlimi İstanbul'da yaptım. Arabî ve
Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni
Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi
olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı.
Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç
bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan
da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet
kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle
gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan
biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve
talebelerime: "Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin
ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O
büyük zâta talebe olmakla şereflendim.


Otuz yıl boyunca yanından
ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır: “Bir sabah dergâhın mescidinde
namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm
yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki
sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza
hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya
koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semâverin
etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar
bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin,
deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı.
Şimdi dağılmış."


Yine Şakir Efendi naklediyor: “İzmir'de Hisar
Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. Çocuk
dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu
Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi.
Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa
kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden
cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp,
hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler.”


Talebelerinden
İlyas Efendi anlatır: “Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma
gelip; "Bir odalı evim var. İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip
onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir
kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim.
Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye gidip danışmaktı. İkindi vakti
dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler.
"Geliyor." dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum.
"Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok." dedim. "Kadın
müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun
üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman
hatırlayabildim.”


Bir gün Bâyezîd Câmiinde vâz verirlerken konu
ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu
çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan,
güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu
tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. Vâazı dinleyen
Akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi.
Vâazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış,
kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan
düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm
Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten
kurtuldu.


Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde
bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır: “Bir yaz
günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık.
Sonra Hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse
yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma
sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca Hazret-i Ebû Eyyûb
Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu,
iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. İkisi yavaş sesle
konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi.
Açtım. İkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık.
İkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken
kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra
anlatıyorum.”


Necib Fâzıl Kısakürek anlatır: “Sene 1941...
Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne
bastığım gibi, İkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna
kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar.
Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu
isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek
mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum.
Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız
Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü
çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık,
vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık
tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe
girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları
büyük kerâmet." derdi.


Fâruk Bey anlatır: “Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o
zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir
zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık.
Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a
götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen
hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir rum doktor erken bunama
teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu,
büyük amcası Abdülhakîm Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede
kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar.
Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle
ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve
mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar
DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakîm Efendi,
birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini
medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. Kabri,
Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır.”


Bâyezîd Câmiinde;
Erzincan depreminden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinânın
âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan gibi."
buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra,
duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir.


Talebelerinden
Tâhir Efendi anlatır: “Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki:
"Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner."


Bir
gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar,
başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma
kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan
sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden
çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz
kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ
kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen
kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak
uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan
uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için
bu yolu seçmişlerdi.



_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 180
Rep Gücü: 2267
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: Abdülhakîm Arvâsî   Cuma Ocak 09 2009, 14:58

Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine
gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar
ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap
okutup, kendileri îzâh ediyordu. İçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ
Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye
geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ
Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim
kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz,
boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman
oldum.

Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi
kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük
iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh
eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye
düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selâm verip
ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu.
"Manolya" dedim. "Şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların
suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ
şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür
mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık
istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi,
gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu
bağışlayın efendim." dedim.

Bitlis yolunda bir genç, kışın
tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî!
Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah
sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve;
"Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine
yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd
Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden
tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm
Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi;
"Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe
söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper.

Seyyid
Abdülhakîm Arvasî, tıbbiyede okuyan bir müridinden eczacılığı seçmesini
istedi. Ancak müridin anne ve teyzesi ise Eczacılığa geçme isteğine
şiddetle karşı çıkarak öyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını
helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içerisinde
Fâtih Câmii avlusuna geldi. Ne yapacağını bilmez bir hâldeydi. Âniden
aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre
etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın
yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi.
"Buyurun sizi dinliyorum" demesi üzerine; "Ben tıbbiyede talebeyim.
Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem
ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler.
Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim evlâdım?" deyince, "Seyyid
Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat;
"Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç
düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa
kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim
Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Daha
sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler.

Diş hekimi
emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana,
teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi
su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor
derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir
başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç
sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz
kılmak zorunda kaldım.

Dîni dünyâ çıkarlarına âlet edenlere
karşı Eyyûb Sultan, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa
Câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bazı kişilerin iftirâlarına sebeb
oldu. Bunların şikayeti sonucunda Eylül 1943'te tutuklanarak
İstanbul'dan İzmir'e götürüldü. Bir müddet Meserret otelinde sonra bir
evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları, kendilerinin Bursa'ya nakli
veya İstanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her
defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet Ankara'ya nakline müsaâde
çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî civârında,
biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine geldiler. Bu sırada hasta
olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan
sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât etti. Ankara hiç sevmedikleri bir
yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek naâşın İstanbul'a nakli için resmî
makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. Şehrin belediye sınırları
içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. Bu yüzden
herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. Çünkü
kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı.

O sırada
evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli
olmayan ak sakallı bir adam: "Ankara civârında Bağlum isimli bir köy
vardır. Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten
sonra dönüp gitti. Meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır
oldu ve ortadan kayboldu.

Keçiören'de dâmâdı İbrâhim Arvas Beyin
evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra Ankara'nın
kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan Bağlum'a getirilerek defnedildi.
Telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli Ahmed Mekki Efendiye
sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini iyi tanır.
Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin vermek ve kabr-i
şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye nasîb oldu.

Ağlasın kan ağlasın her müslüman
Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân

Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi.
Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.

Abdülhakim
Efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Kızlarından Şefia Hanım da hicret
sırasında Musul'da vefat etmiştir. Diğer kızı Mâide hanımdır.
Oğullarından Enver Bey hicretleri esnasında 1918'de Eskişehir'de vefat
etti. İkinci oğlu Ahmed Mekki Üçışık İstanbul'da Kadıköy müftülüğünde
bulunmuş ve 1967'de İstanbul'da vefat etmiş olup kabri Bağlum
kabristanındadır. Üçüncü oğlu Münir Efendi, İstanbul Belediyesinde
çalışmış ve 1979'da vefat etmiş olup O'nun kabri de Bağlum'dadır.

_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 180
Rep Gücü: 2267
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: Abdülhakîm Arvâsî   Cuma Ocak 09 2009, 14:58

TAVSİYELERİ

“Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez.”

”Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. İlâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir.”

”Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

“Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir.”

”Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.”

”Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir.”

”Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyetin içindedir.”

”Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez.”

”Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır.”

”Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle İslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz.”

”Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır.”

”Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz.”

”Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir.”

”Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız.”


”Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler.”

”Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.”

”İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.”

”Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir.”

_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 180
Rep Gücü: 2267
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: Abdülhakîm Arvâsî   Cuma Ocak 09 2009, 15:00

Seyyid Abdülhakim-i Arvasi 'kuddise sirruh'
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (r. aleyh) Son asırda yetişen, zahir ve batın
ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük alim
ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük veli. Allahü tealanın emir ve
yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı
verilen büyük alimlerin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa
Efendidir. 1865 (H. 1281)te Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943 (H.
1362)te Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum
kasabasındadır.



Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının alim ve
fadılları idiler. Imam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid
oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi
ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık
meziyetlerinde nümune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları
gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve
bunları devam ettiregelmişlerdir.



Ilk tahsilini babasının huzurunda gördü. Daha sonra Arvas'a giderek
yüksek tahsilini zamanın en büyük alim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi
hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf,
nahv, mantık, münazara, vad', beyan, meani, bedi', belagat, kelam,
usul-i fıkh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye
(fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik,
geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma);
tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Küfreviyye, Sühreverdiyye ve
Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale'de otuz yıl kadar tedris ve
irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü tealanın
emir ve yasaklarını anlattı.



1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu'yu işgal
edince, Başkale'den hicret edip, Irak'a, oradan Adana, Eskişehir ve
1919 (H. 1337)da Istanbul'a geldi. Eyyub Sultan'da önce yazılı
medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına
yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. Islam
halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin
tarafından Medrese-i mütehassısin denilen Ilahiyat Fakültesinde
tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8 Zilkade 1919 (H.
1337) tarihli ferman ile tayin edildi.



Anadolu'da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve
dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için
milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya gönderdi. Çok yardım
yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaz ve tedris ile meşgul olup
hayatının sonuna doğru Izmir'e gönderildi. Zor şartlar altında Izmir'de
kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı.
Ankara'ya getirildi. Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943
(H. 1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti.
Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri
ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.



Seyyid Abdülhakim Arvasi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Kızlarından
Şefia Hanım, hicrette Musul'da vefat etti. Enver Medeni de hicret
esnasında 1918 (H. 1336)de Eskişehir'de vefat etti. Ikinci oğlu Ahmet
Neyyir Mekki Üçışık Efendi uzun zaman Üsküdar ve Kadıköy müftiliği
yaptı. Kadıköy müftisiyken 1967 (H. 1387)de Istanbul'da vefat etti.
Üçüncü oğlu Seyyid Münir Üçışık, Istanbul Belediyesinde satış
memurluğunda çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı güzel ahlakı ile
etrafının sevgisini kazanmıştı. 1979 (H. 1400)da Izmir'de vefat edip
Ankara'nın Bağlum kasabasına defnedildi. Ikinci kızı Maide Hanım, eski
Van mebusu Seyyid Ibrahim'in zevcesiydi. Seyyid Ibrahim vefat etmiştir.
Maide Hanım, Ankara'da damadı Seyyid M. Emin Garbi ve kızı Ümmü Gülsüm
hanımefendi ile birliktedir.



Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday
tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık
ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve
normalden büyükçeydi. Yüzü zaifçe olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı
olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti
vardı.



Her hali ve hareketi ile Islamiyete uyardı. Çok mütevazi olup; "Ben"
dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir
severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere
icabet ederdi.



Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince
marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve
devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir;
sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya
lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü,
sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazi, pek
alçak gönüllüydü. Eyyub Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy,
Beyoğlu'nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim
neşretmiştir.



Seyyid Abdülhakim Arvasi ayrıca Vefa Lisesinde öğretmenlik yapmış,
Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde,
tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını
yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid mektupları
vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıc ve
meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahabe-i
Kiram ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, Islam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i
Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek
kıymetlidir.



Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve
fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay
Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929'dan 1943 senesine kadar o büyük
zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet
için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve
Ingilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları
neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi'den aldığını
eserlerinde belirtmektedir.



Abdülhakim Arvasi'nin kıymetli görüşlerinden biri şöyledir: "Insanı
kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı şirk ve
müşrikliktir.Ilim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış
olan fesad karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve
sevişmezliğin neticesidir.Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip
sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz.Hakk'ı tanımadıkça,
Hakk'ı sevmedikçe, Hak tealayı hakim bilip, O’na kulluk etmedikçe,
insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak'dan ve Hak yolundan başka her ne
düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.”


_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
 

Abdülhakîm Arvâsî

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
2ce 1OL :: DİNİ :: Büyük Âlimlerin Hayatı-

forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Kendi blogunuzu yaratın