2ce 1OL

2ce 1oL Yeni Bir DÜnya
2ce1ol PortalAnasayfaGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıSSSTakvimGiriş yapKayıt Ol

Paylaş | 
 

 ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 179
Rep Gücü: 2266
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Mart 14 2009, 19:53

ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎ

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (H.1281)'te Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1943 (H.1362)'de Ankara'da vefât etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır.

İmâm-ı Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup seyyiddir. Hazret-i Ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. Babası Seyyid Mustafa, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin oğlu Seyyid Ubeydullah'ın halîfesiydi. Gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda Hindistan'ın Siyalkut şehrinde İslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm ismini verecekti. Seyyid Mustafa Efendinin bir oğlu olduğu gece, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim Seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde misâfirdi. SeyyidMustafa Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm ismini verdi.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak'ın çeşitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır:

Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular.

Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. Babama; "Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi:

"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir.

Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu.

Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. İstihârede şöyle bir rüyâ gördü:

Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm'e şu emri veriyordu: "Abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu.

Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (H.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (H.1305)'de tasavvufta Nakşibendî yolundan icâzet aldı. Ancak Nakşî tarîkatında H. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, Nakşîlikten mezun olanlar, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de mürşîdi Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı.

Bundan sonra memleketi Arvas'a dönen Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. Bunu kendileri şöyle anlatmaktadır:

Memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. Mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. Birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. Bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. O civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. Vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. Medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları İstanbul'dan getirtiyordum. Medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. Mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. İçlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. İran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde Sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, İslâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı.

Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medîne'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:

"Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi.

Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça:

"Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı.

Şeyh Abdülhakîm Efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ Şeyh Ziyâ Mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken Şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine:

"Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular.

Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri İran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir:



_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 179
Rep Gücü: 2266
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Mart 14 2009, 19:54

Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma
etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar,
soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile
efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare
bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba
geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak
günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman
kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini
verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı,
medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber
aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına
devam ederek Van, Şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri
ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete
yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup
gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin
iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin
nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum
taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden
meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol
alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri
takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir
kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ
ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta
hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve
zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular.


Bizimle beraber
yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve
dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene
Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk
iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir
yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak
girdik. Kardeşim Seyyid İbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın
rahmetine bıraktığımız gibi, Şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek
kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında
toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada
meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi
tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan
yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan
edildi.


Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak
üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene
otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı
olsun.


Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî
hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda
bulundumsa da, o civarlarda İngiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş
bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra
nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları,
Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli
hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile
Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim
darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin
Nisan ayı ortalarında İstanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (İçişleri
Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi
tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı
Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile
orada toplamaya muvaffak oldum. İstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile
geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu.


Seyyid
Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari
Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu
arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye
Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin
edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede
hoca olarak İslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve
sindirmeye başladı.


Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve
tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen
ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir,
sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya
lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü,
sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek
alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslâm âlimlerinin adı
geçtiği zaman:


"Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak
sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"Bizler o büyüklerin yazılarını
anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki
kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.


Sultan Vahideddîn Han
kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim
Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı:


Memleketin işgâl
altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta
Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray
arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke
iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor."
dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları
çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var.
Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı
milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere
para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara
katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir
üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb
oldum.



_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 179
Rep Gücü: 2266
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Mart 14 2009, 19:55

Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf
ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid
Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları
ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören
Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:

Sultan tam Hırka-i seâdetin
bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye
sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini
tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim
ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol
açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret
sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli
hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler.
Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki
mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler
ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki
tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler.

Abdülhakîm
Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara
bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin
kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:

"Hükümet, tekkeleri
değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan
kapatmışlardı." demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda
tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir.

Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.

Abdülhakîm
Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması,
gülmesi, ağlaması hep İslâmiyete ve Resûlullah efendimizin hâline
uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor
zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu
otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü
veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı
üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı.
Her hâli istikâmet üzere idi. "İstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği
doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar
ederdi.

Talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.

Her
vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz,
nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu.

Yine buyurdu: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim."

Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda;

"Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu.

Talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. Anlatması bittikten sonra;

"Allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. Allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu.

Bir gün sed kenarında hasır koltuklarında İstanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek;

"Şu İstanbul ne garip belde! İnsan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu.

Bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular:

"Bizim
meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir
şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını
keşfederler, bir bir çıkarırlar."

Kapalıçarşı'dan geçerken
karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından
sonra; "Efendim. Duâ edin de Allahü teâlâ ümmet-i Muhammed'i
kurtarsın." deyince, o da cevâben:

"Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!" buyurdu.

Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır:

Tahsîlimi
İstanbul'da yaptım. Arabî ve Fârisî'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz
sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler.
Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir
sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan
hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri
anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri
çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde
buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca
şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm'i
görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:

"Seyyid
Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım,
eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. O büyük zâta talebe
olmakla şereflendim.

Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır:

Bir
sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her
zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa
camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi
apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa
kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince,
sofaya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir
sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin
ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret!
Arkanızda büyük bir cemâat vardı. Şimdi dağılmış."

Yine Şakir Efendi naklediyor:

İzmir'de
Hisar Câmiindeydik. Huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler.
Çocuk dilsizdi. Anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu
Allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi.
Çocuk yürüyüp geldi. Ellerini öptü. Abdülhakîm Efendi hazretleri çocuğa
kısa bir nazar etti ve; "Oğlum ismin nedir?" diye sordu. Çocuk birden
cevap verdi: "Ahmed!" Anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp,
hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler.

Talebelerinden İlyas Efendi anlatır:

Bir
gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var.
İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini
kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?"
dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakîm Efendi'ye
gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular.
"Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor." dedim. Fakat sormak için
gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün
yok." dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene
hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!"
buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.

Bir gün Bâyezîd
Câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "Sizden
biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin
kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler
getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra
azarlasın." buyurdu. Vâzı dinleyen Akhisarlı bir zât içinden şimdi
bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vâzdan sonra evine gidince baktı
ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak
peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. Çocuk küçük olup üç-dört
yaşındaydı. Hemen Abdülhakîm Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle
yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle antalır:



_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 179
Rep Gücü: 2266
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Mart 14 2009, 19:56

Bir
yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık.
Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin türbesine girdik. Başka kimse
yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "Yanıma
sokul, gözlerini kapa." buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb
Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu,
iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. İkisi yavaş sesle
konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. "Gözünü aç." dedi.
Açtım. İkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık.
İkindi okunuyordu. "Ne gördün?" dedi. Anlattım. "Ben hayatta iken
kimseye söyleme." dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra
anlatıyorum.

Necib Fâzıl Kısakürek anlatır:

Sene 1941...
Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne
bastığım gibi, İkinci Dünyâ Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna
kâniim. Bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar.
Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmûd Veziroğlu
isminde kendisini sevenlerden bir zât... Harbe sürüklenmek
mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum.
Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız
Birinci Cihân Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü
çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık,
vesîka usûlü milleti kavurdu. Mahmûd Bey, bana bu kerâmeti sık sık
tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe
girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "O olacak." buyurmaları
büyük kerâmet." derdi.

Fâruk Bey anlatır:

Bundan yıllarca
evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının
balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde
bir hastahâneye dar attık. Ayıldı. Fakat aklî melekelerini kaybetmiş
haldeydi. İstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl
doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler.
Bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü
bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakîm Efendinin
kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde,
onu nazarlarından ayırmadılar. Sâdece; "Mahzûnum, mahzûnum!" diye
içlenerek işi, Allahü teâlâya havâle ettiler. Kırk gün sonra Nevzad,
hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. Hukuk
Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli
oldu. Abdülhakîm Efendi, birâderzâdeleri olan Fâruk Işık Efendiyi çok
severdi. Birisini medhetmek isteseydi; "Fâruk hâriç hepimizden iyidir."
derdi. Kabri, Abdülhakîm Arvâsî'nin ayak ucundadır.

Bâyezîd
Câmiinde; Erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "Allahü
teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. Erzincan
gibi." buyurmuşlar. Kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta
sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir.

Talebelerinden Tâhir Efendi anlatır:

Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner."

Bir
gün bana; "Tâhir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar,
başkalarına ver." buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma
kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan
sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gördüm. "Tâhir, kitapları evden
çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz
kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakîm Efendi geldi. "Hâlâ
kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen
kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak
uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan
uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için
bu yolu seçmişlerdi.

Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine
gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar
ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap
okutup, kendileri îzâh ediyordu. İçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ
Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye
geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ
Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim
kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; "Biz,
boşuna emek vermeyiz." buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman
oldum.

Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi
kendime, Abdülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük
iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh
eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye
düşünüyordum. Vardım. Bahçed yalnız oturuyorlardı. Selåâm verip
ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu.
"Manolya" dedim. "Şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tâhir! Bunların
suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ
şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür
mü?" buyurdu. "Hayır efendim." dedim. "Demek ki, farklılık
istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi,
gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu
bağışlayın efendim." dedim.
Bitlis yolunda bir genç, kışın
tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; "Yâ Rabbî!
Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. Hemen siyah
sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve;
"Böyle git, şehre varırsın!" buyurur. Genç, o gaybdan gelip kendisine
yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd
Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden
tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülhakîm
Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi;
"Bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe
söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper.
Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede
okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede
sınıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme
isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği
takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir
üzüntü içerisinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir
hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği
hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk
kişiyle istişâre etmeye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna
giren zâtın yanına yaklaşarak; "Efendim size bir şey danışmak
istiyorum." dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "Ben
tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi
istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl
etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım?" O zat; "Senin hocan kim
evlâdım?" deyince, "Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri." cevâbını
verdi. Bu söz üzerine o zat; "Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki,
bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. Talebe bu söz
üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği
o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin talebelerinden Cevat Bey
olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de
haklarını helâl ettiler.

Diş hekimi emekli albay Sabri Bey
anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye
göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba
neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene
sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar
ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların
gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.

Buyurdular ki:

Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez.

Gerçek
kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin
irâde ve ihtiyârı ile değildir. İlâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir.

Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.

Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir.

Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.

Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir.

Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyetin içindedir.

Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez.

Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır.

Temiz
ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle,
giyinişinizle İslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz.

Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır.

Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz.

Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir.

Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız.

Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler.

Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.

İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.

Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir.

Dîni
dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultan, Fâtih,
Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmii kürsîlerindeki
konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahriki ile
Eylül 1943'te tutuklanarak İstanbul'dan İzmir'e götürüldü. Bir müddet
Meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. Yakınları,
kendilerinin Bursa'ya nakli veya İstanbul'a iâdesi için birkaç defâ
teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. Nihâyet
Ankara'ya nakline müsâde çıktı. Bu karar üzerine Ankara'da Hacı
Bayrâm-ı Velî civârında, biraderinin oğlu Seyyid Faruk Işık'ın evine
geldiler. Bu sırada hasta olduklarından Faruk Işık Bey'in evinde on
sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 Kasım 1943 (H.1362)'te vefât
ettiler. Vefât ânında hafif bir zelzele oldu.

Ankara hiç
sevmedikleri bir yerdi. Bu sebeple yakınları mübarek nâşın İstanbul'a
nakli için resmî makamlara başvurdular. Ancak kabul edilmedi. Şehrin
belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da
vardı. Bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda
bulunuyordu. Çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı.

O sırada evin ahşap kapısı çalındı. Kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam:

"Ankara
civârında Bağlum isimli bir köy vardır. Oraya götürünüz, kendilerine
uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. Meçhul adamın
arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu.

Keçiören'de
dâmâdı İbrâhim Arvas Beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ
edildikten sonra Ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan
Bağlum'a getirilerek defnedildi. Telkinini kimin vereceği, oğlu
fazîletli Ahmed Mekki Efendiye sorulunca; "Babam Hilmi'yi çok severdi.
Onun sesini iyi tanır. Telkinini Hilmi versin." buyurdu. Böylece telkin
vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi Hüseyin Hilmi Beye
nasîb oldu.

Ağlasın kan ağlasın her müslüman
Çünki, Seyyid Abdülhakîm terk etti cân

Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi.
Zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.


_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 179
Rep Gücü: 2266
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Mart 14 2009, 19:56

Bağlum
nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı
bir yerdi. Ancak Bağlum halkı Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretleri
buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir.

Seyyid
Abdülhakim Efendinin; Sahabe-i Kiram ve İslam Hukuku
Erriyâz-ut-Tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. Ayrıca talebelerine
gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. Arabi, Farisi
ve Türkçe şiirler yazmıştır.

Abdülhakim Efendi'nin üç oğlu ve
iki kızı vardı. Oğullarından Enver Bey hicret esnasında 1918'de
Eskişehir'de vefat etti. İkinci oğlu faziletli Ahmed Mekki ÜçışıkEfendi
İstanbul'da Kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de İstanbul'da vefat
etmiş olup kabri Bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu Münir Efendi,
İstanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı,
güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da
vefat etti. Kabri Bağlum'dadır.

Kızlarından Şefia Hanım da hicret sırasında Musul'da vefat etmiştir. Diğer kızı Mâide hanım hayattadır. (1992)

AMELİYAT OLMADI AMA...

Sevdiği kimselerden, Sabri Bey var idi ki,
O da şu hâdiseyi, anlatır bizâtihî:

Bir gün râhatsızlandım ve gittim hastâneye,
Apandisit teşhîsi, kondu muâyenede.

Bayram olduğu için, yapmayıp ameliyât,
Bir başka hastâneye, sevkettiler o sâat.

Çıkıp, o hastâneye, gitmeden daha önce,
Efendi'ye uğrayıp, haber verdim hemence.

Ellerini öperek, oturunca, o derhâl,
Bana; "Sen hasta mısın?" diyerek etti suâl.

"Evet." deyip gösterdim, o ağrının yerini,
Tam onun üzerine, dokundurdu elini.

"Burası mı?" diyerek, o yeri ovdu biraz,

Onun bereketiyle, gitti benden o maraz.

O, mübârek elini, dokununca o yere,
Apandisit ağrısı, kayboldu birden bire.

Kırk beş sene oluyor, o günden îtibâren,
Apandisit ağrısı, görmedim bir daha ben.

BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN

Sevdiklerinden biri, bir gün huzûrlarına,
Gelerek şu şekilde, bir suâl sordu ona:

"Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî mi yüksektir,
İmâm-ı Rabbânî mi, merak eder bu fakîr?"

Abdülhakîm Efendi, cevâben o kimseye,
Başladı Abdülkâdir Geylânî'yi övmeye.

Buyurdu: "Gavsül âzam, idi ki bu büyük zât,
Ânında yetişirdi, istese her kim imdât.

Öyle çok kerâmeti, vardı ki onun hattâ,
Duâsıyle ölüyü, döndürürdü hayâta.

Kendi zamânındaki, bilcümle evliyânın,
Fevkinde bulunduğu, kesin idi bu zâtın.

Ve kıyâmete kadar, her Velî'ye feyiz, nûr,
Onun vâsıtasıyle, erişir, vâsıl olur.

Mübârek cemâlini, görseydi biri elhak,
Allahü teâlâyı, hâtırlardı muhakkak.

Dört yüz kişi yazardı, vâzını muntazaman,
Birbirinin sırtında, yazarlardı çok zaman."

Böylece bu Velî'den, bahsedip uzun uzun,
Çok kerâmetlerini, anlattı önce onun.

Sonunda buyurdu ki: "Bütün bunlara rağmen,
İmâm-ı Rabbânî'nin âşıkıyım ama ben."

NİÇİN OKUTMUŞ?

Hâlid Turhan Bey anlatır:

Bir
gün ziyâretlerine gitmiştim. Kütüphânelerinden bir kitap çekip, bir
yerini açıp bana verdiler ve; "Buyurun, okuyun!" buyurdular. Arapça
idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha
okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; "Türkçeye çevirin!"
buyurdular. Takıldığım çok ibâreler oldu. Yardım ettiler, hattâ
kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme
ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefâtlarından yirmi sene kadar sonra,
kütüphâne müdürlüğü için, Ankara'da imtihana girdim. İmtihanda elime
bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne
göreyim, Abdülhakîm Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil
mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphâne müdürü oldum.
Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerâmetini görünce
hüngür hüngür ağladım.

ÎMÂNIN KUVVETİNDEN

Hâbil Efendi diye, vardı ki bir terzisi,
Pek çoktu Efendi'ye, bağlılığı, sevgisi.

O'na öyle ihlâsla, bağlıydı ki o hattâ,
Böyle hâlis bağlılık, az bulunur hayatta.

Bir gün ziyâretine, giderken Efendi'nin,
Düşündü ki gidince, sorayım şunu ilkin.

Diyeyim ki: "Efendim, istemiyorum ama,
Çok kötü düşünceler, geliyor hâtırıma.

Hiç kurtulamıyorum, ben bu vesveselerden,
Îmânıma bir zarar, gelir mi bu şeylerden?"

Bunları düşünerek, vardı huzurlarına,
Girince, sohbetini, kesti ve baktı ona.

Ve hemen buyurdu ki: "Bir müslümanın eğer,
Hâtırına gelirse, çok fenâ düşünceler,

Onun kötülüğüne, bir işaret değildir,
Îmânının kuvvetli, olduğuna delîldir."

Henüz suâl etmeden, almıştı cevâbını,
Efendi, daha sonra, ikmâl etti vâzını.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1023
2) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; c.1, s.34-73
3) Başbuğ Velîlerden; s.336-351
4) O ve Ben
5) Eshâb-ı Kirâm; s.164-166, 287-293
6) Son Devrin Din Mazlumları; s.319-336
7) Şerîat Yolunda Yürüyenler ve Sürünenler; s.160-164
8) Cihâd Önderleri-I; s.125-131
9) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.25
10) Sefînet-ül-Evliyâ

_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
abicangulcu
S.Moderator
S.Moderator


Erkek
Mesaj Sayısı: 241
Yaş: 18
Nerden: Balıkesir/Edremit
İş/Hobiler: öğrenci
Lakap: LikableBoy
İletisi: Kafdağını assalar belki çeker de bir kıl;
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl.
Deneyim:
21 / 10021 / 100

Seviye:
21 / 10021 / 100

Saygınlık:
21 / 10021 / 100

Aktiflik:
21 / 10021 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 7
Rep Gücü: 466
Kayıt tarihi: 14/05/09

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  Çarş. Haz. 30 2010, 21:18

Adminim çok güzel bir çalışma olmuş olmuş. Ben geçtiğimiz aylarda "O ve Ben"i bitirmiştim ve Efendilerin en iyi o kitapta anlatıldığı kanısındayım. Herkese tavsiye ederim. Saygılarımla.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 179
Rep Gücü: 2266
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Tem. 10 2010, 18:57

Arvasi'lerden Allah razı olsun...

_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
abicangulcu
S.Moderator
S.Moderator


Erkek
Mesaj Sayısı: 241
Yaş: 18
Nerden: Balıkesir/Edremit
İş/Hobiler: öğrenci
Lakap: LikableBoy
İletisi: Kafdağını assalar belki çeker de bir kıl;
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl.
Deneyim:
21 / 10021 / 100

Seviye:
21 / 10021 / 100

Saygınlık:
21 / 10021 / 100

Aktiflik:
21 / 10021 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 7
Rep Gücü: 466
Kayıt tarihi: 14/05/09

MesajKonu: Geri: ABDÜLHAKÎM ARVÂSΠ  C.tesi Tem. 10 2010, 19:21

Amin. İnşallah...

_________________
Linkler Emeğe Saygıyı Canlandırmak İçin Gizlenmiştir. Mesaj Yazınca Açılır.







Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle
gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl , ben gideyim,
Son Peygamber Kılavuz !
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 

ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎ

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
2ce 1OL :: DİNİ :: Büyük Âlimlerin Hayatı-

forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Ücretsiz blog