Bediüzzaman M.Kemal’i niye reddetti?
Bismillahirrahmanirrahim Bundan
kırk sene evvel ve Hürriyetten bir sene evvel İstanbul'a geldim. O
zaman Japonya'nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler
sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o
münasebetle sual ettiler.
Ezcümle, bir hadiste, "âhir zamanda
dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında 'Hâzâ kâfirün' yazılmış
bulunur" diye hadis var deyip benden sordular. Dedim: "Bir acîp şahıs
bu milletin başına geçer ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve
giydirir."
Bu cevaptan sonra bunu sordular: "Acaba o zaman onu
giyen kâfir olmaz mı?" Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme
diyecek. Fakat, baştaki İmân o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah
Müslüman edecek."
Sonra dediler: "Aynı şahıs bir su içecek,
onun eli delinecek ve bu hadise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek." Ben de
cevaben dedim: "Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama eli deliktir
denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi oluyor deniliyor. İşte
o dehşetli adam bir su olan rakıya müptelâ olup, onunla hasta olacak ve
kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."
Sonra
birisi sordu ki: "O öldüğü zaman İstanbul'da dikili taşta şeytan
dünyaya bağıracak ki, filân öldü." O vakit ben dedim: "Telgrafla haber
verilecek." Fakat bir zaman sonra, radyo çıkmış işittim. Eski cevabım
tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dârü'l-Hikmette iken dedim:
"Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirecek."
Sonra sedd-i
Zülkarneyn ve Ye'cüc ve Me'cüc ve dâbbetü'l-arz ve Deccal ve nüzûl-ü
İsa (a.s.) hakkında sualler sormuşlardı. Ben de cevap vermiştim. Hattâ
eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar. Bir zaman sonra Mustafa
Kemal iki defa şifre ile Van vilâyetinin eski valisi ve benim dostum
Tahsin Beyin vasıtasıyla beni, neşredilen Hutuvât-ı Sitte'ye mükâfaten
taltif için Ankara'ya celb etti, gittim.
Şeyh Sinusî Kürtçe
lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilâyât-ı
şarkıye vâiz-i umumîsi, hem meb'us, hem Diyanet Riyaseti dairesinde,
Dârü'l-Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifemle memnun etmek ve benim
Van'da temelini attığım Medresetü'z-Zehrâ ve şark dârülfünunuma Sultan
Reşad'ın verdiği on dokuz bin altın lira, iki yüz mebus içinde yüz
altmış üç mebusun imzasıyla yüz elli bin banknota iblâğ edilerek kabul
edildiği halde, ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını,
orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri
bıraktım. Ve "Bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez" diye, dünyayı
ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak
yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana
dünyaya bakacak iki üç risaleyi yazdırdılar. (Şualar Sh. 313)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
EZCÜMLE : Bu cümleden, meselâ.
HADÎS : Peygamberimizin (a.s.m) sözü, emri, hâl ve hareketini anlatan söz veya yazı.
ÂHİR ZAMAN : Son Çağ.
HAZA : Bu. Şu. O. * Gr: İşaret zamiri.
KÂFİR : Allah'ı ve İslâmiyeti inkâr eden, dinsiz.
SECDE : Yere kapanmak, başını yere koymak. Allahın önünde yere eğilmek.
HÂDİSE : Olay.
SÜFYAN
: Ahirzamanda geleceği ve islâm dinini yıkmak için çalışacağı sahih
hadislerde haber verilen dinsiz ve münâfık bir şahıs.
DARB-I MESEL : Atasözü.
ZÂYİ : Elden çıkan, kaybolan, zarar, ziyan, kayıp.
MÜPTELÂ : Alışkanlık kazanmış; tutkun, tutulmuş, düşkün, dertli, hasta, başı sıkıntılı, rahatsız, belâlı.
HADSİZ : Sınırsız, sonsuz.
İSRAFÂT : Lüzumundan fazla yapılan harcamalar, israflar.
DÂRÜ'L-HİKMET
: Hikmet yeri, işlerin bir sebep ve hikmete bağlı olarak görüldüğü yer;
Osmanlılarda Şeyhülislâmlık makamının bir ismi.
DÂRÜ'L-HİKMETİ'L-İSLÂMİYE
: 1918-1922 yılları arasında büyük hizmetler yapmış olan İslâm
Akademisi veya Yüksek İslâm Şûrası mânâsındaki dinî müessese.
SEDD-İ ZÜLKARNEYN : Zülkarneyn'in yaptırdığı büyük sed.
YE'CÜC
VE ME'CÜC : Kur'ân'da bahsi geçen ve kısa boylu olacakları, ortalığı
fitne, fesat ve anarşiye boğacakları bildirilen bir kavmin ismi.
DABBETÜ'L ARZ : Yerden türeyeceği hadis-i şerifle bildirilen ve âhirzamanın alâmetlerinden biri olan bir nevî hayvan.
DECCAL
: Kıyâmet kopmadan önce gelen, İslamiyeti ortadan kaldırmaya çalışan,
dinlere savaş açan, yalancı, aldatıcı, hilekâr kimse.
NÜZÛL-Ü İSÂ : Hz. İsa'nın (a.s.) gökten dünyaya gelişi.
ŞİFRE : Gizli ve işâretle yazı usûlü; herkesin yazamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü.
HUTUVAT-I
SİTTE : Altı adım. İstanbul'u işgal eden İngilizlerin Müslüman halkı
Osmanlı idâresinden soğutmak, kendisine bağlamak ve ümitsizlik aşılamak
için yaydıkları hîle ve şüpheleri gidermek için Bedîüzzaman
Hazretlerinin yazdığı bir risâlenin ismi.
CELB : Kendi tarafına çekmek, götürmek, kazanmak ,elde etmek.
VİLÂYÂT-I ŞARKIYE : Kürdistan olarak da tâbir edilen doğu vilâyetleri.
MEB'US : Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen.
ŞARK : Doğu.
DÂRÜ'L-FÜNUN : Üniversite.
İBLÂĞ : Ulaştırmak, bildirmek, tamamlamak.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
RİSÂLE : Mektup, küçük kitap.
Alıntı