2ce 1OL

2ce 1oL Yeni Bir DÜnya
2ce1ol PortalAnasayfaGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıSSSTakvimGiriş yapKayıt Ol

Paylaş | 
 

 KÜVETLİ TÜKÜRÜNÜZ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
1OL(AZRAİL662)
PRENS-Kurucu
PRENS-Kurucu


Erkek
Mesaj Sayısı: 5269
Yaş: 21
Nerden: Denizli
İş/Hobiler: PC Beat
Lakap: AZRAiL662
İletisi: Allah'tır tek hakim
Ağa kim?
Paşa kim?
Deneyim:
100 / 100100 / 100

Seviye:
100 / 100100 / 100

Saygınlık:
100 / 100100 / 100

Aktiflik:
100 / 100100 / 100

İşletim Sistemi:
Ruh Hali:
Rep Puanı: 180
Rep Gücü: 2267
Kayıt tarihi: 24/12/07

MesajKonu: KÜVETLİ TÜKÜRÜNÜZ   Cuma Nis. 09 2010, 18:18

Sevgili Furkan okurları; şimdi Rûhul Furkan’dayız!..
Artık her şey netleşiyor...
Kim kimin ne kadar düşmanı, kim dost görünürken düşmanlık içinde, kim riyakâr ve korkak, kim azimli ve fedakâr; artık anlaşılmaya başlamıştır...
Allah’dan korkanlarla, kullardan korkanlar ayân olmaya başlamıştır... Bizlerden duaların_ esirgeyenler bile, şimdilerde, gelecekte olabileceklerin kokusunu almaya başlamışlardır. Herkes net biçimde görebiliyor ki: Devran değişmekte... Allahsız kuvvetlerin kuvvetli olmadığı artık bilinmekte...
Yakın gelecekte müjdeleri bekleyin!
Bir mürîde, Efendi Hazretleri’ne soruyor:
- Efendi Hazretleri, irticanın kökünü keseceğiz diyorlar; ne diyorsunuz?
Efendi Hazretleri gülerek:
-Sizin de hiç bir şeyden haberiniz yok; bakalım kim kimin kökünü kesecek; neler oluyor neler! diye cevap veriyor...
Evet! Neler oluyor neler!..
Nelerin olup bittiğini hissedemeyen bazı müminlerin hâlâ fuzûlî ayrıntılarla uğraşması da doğrusu bize garip geliyor; fuzûlî ayrıntılardan vazgeçiniz! Gözleriniz mühim makamlarda olsun; ruhlarda müthiş sarsıntılara vezile olacak hadiselere (müjdeli hadiseler) hazırlıklı olun!
Allah Kerim’dir!!!
Sevgili Furkan okurları; Furkan dergisinin KASIM 1999 sayısı toplatıldı ve yayını durduruldu. Kardeşim Bahaddin Ustaosmanoğlu, Furkan’ın sahibi ve sorumlu müdürü sıfatıyla tutuklanıp Metris Cezaevi’ne gönderildi; yani Kumandanımız Mirzabeyoğlu’nun yanına... Yeğenim Ali Rıza Ustaosmanoğlu ise, Furkan’ın bir çalışanı olarak, gözaltına alınıp her türlü işkenceye maruz bırakıldı. Babam ve ağabeyim de, kardeşim Bahaddin evde bulunamayınca, Terörle Mücadele ekiplerince rehin alınarak sorgulandılar...
şu oldu, bu oldu... Bizim, bu tür olaylardan dolayı sızlanacak halimiz yok. Ne pahasına olursa olsun, bu yoldan dönmek aklımızın ucundan bile geçmez; ve bütün bunları yapanlar görmüyorlar mı ki: BUDANDIKÇA DAHA GÜR ÇIKIYORUZ! Rabbimizden dileğimiz, lâiklerin ferasetini daha da köreltmesidir... Köreltiyor da; elhamdülillâh!..
Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu diyor ki:
“Dik durun; karşınızda leşler var!
Evet, bu bir bedahet... Fakat, geriye dönüp baktığımızda, dost saflarında da bazı leşlerin varlığını müdahede ediyoruz... Defterlerin dürülmesine az bir zaman kala, artık saflarımızda leşler görmek istemiyoruz! Lâiklerin içine düştükleri müthiş panik, artık insanımızın gözünü açmalı ve herkes bulunduğu yerde gerekeni yapmanın hesabı içine girmeli...
Leşlerin idare ettiği(!) devletin ne hâlde olduğunu, yine kendi leşleri olan mevkûtelerinden işaretleyelim:
DEVLET ÇÜRÜMÜŞ!
Bu ifade, leşlerden bir leş Mesut Yılmaz’a ait... 30.10.1999 tarihli Hürriyet gazetesinden naklen:
ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, sistemi eleştirmeyi dün de sürdürdü. ANAP grubunda konuşan Yılmaz, devleti çürümüş, yozlaşmış sözcükleriyle eleştirdi. Deprem bölgesine yaptığı geziyle ilgili, Gördüklerim, beni ve arkadaşlarımı çok rahatsız etti. Vatandaş çok kötü şartlarda.
şimdi, bu şartların nelere vesile olabileceği gerçeğini daha iyi anlayabilmemiz açısından, UMRAN dergisinin Ekim 1999 tarihli nüshasının 69. sayfasından bir nakil:
DEPREMLE GELEN DEVRİM
(...) Ardından Şah rejimini bir de gerçek deprem vurur. Bu seferki siyasî değil hakiki depremdir. O güne kadar dünyanın en güzel şehri ve vahası (Adapazarı-Yalova-Düzce gibi...) kabul edilen Tabas şehrinin üçte ikisi depremle birlikte harabeye döner. şehir ve civarındaki bölgelerden 3 bin kişi hayatını kaybeder. Devlet, felâket bölgesine yardıma koştuğunda, geç kaldığını ve önceliği bağımsız dinî gruplara kaptırdığını farkeder. şah için bu, gerçekle uyanma saatidir. Ama geç kalmıştır. şah ve SAVAK, Tudeh ve komünist örgütlerle uğraşırken, dipteki dalgaları farkedememiştir. Bu defa gerçek bir kayaya tosladığının farkına varır. şah, o güne kadar İran’ın lâikliğinden emindir ve din adamlarını payandaları olarak görmektedir. Humeyni ve adamları ise kayda değmeyecek bir kaç hurafeciden ibarettir. şah, Tabas depreminde, devletten bağımsız olan dinî kurum ve kuruluşların gerçek ve organize olabilme güçlerini görmüştür. Bu güç, azınlığın temsilcisi de değildir ve dışarının ajanları olarak suçlanabilecek özellikleri de yoktur. Ve sokağın gerçek hakimleri bunlardır. Bunun üzerine şah, bu kesimi kazanmaya karar verir. Ama ok yaydan çıkmıştır. Buna rağmen şah, hiçbir zaman gerçeği itiraf etmeyecektir. Baldırı çıplaklar olarak gördüğü halkın kendisini yıktığnna hiçbir zaman inanmayacak ve hep ABD’yi kendisini yüzüstü bırakmakla suçlayacaktır. Düştükten sonra bile, gururu, şah’ın gerçekleri görmesine mani olacaktır. Demek ki şarkılar birbirine benziyorlar. Rıza şah da Mustafa Kemal’in modernizm tecrübesinden etkilenmiş ve oğlu Muhammed de babasının yolundan yürümüştü. 17 Eylül 1978 tarihinde, yani Tabas depreminden bir gün sonra ayıkan ve bu modernizm ideolojisini bir kenara iten şah derhal din adamlarıyla kaynaşmak için Meşhed’e gitmiş ve buradaki nüfuzlu şiî alimleriyle biraraya gelmişti. (Depremden hemen sonra, Demirel’in Dinde Reform atağına dikkat!) şah eskiden de Meşhed’e giderdi ama sadece bağlılık almak için. Bu defa durum tersine dönmüştü. İslâm’a ve köklerine dönmek isteyen halka din adamları aracılığıyla barışma ve uzlaşma mesajı veriyordu. Ama farkına varamadığı bir husus vardı, artık birlikte olduğu ılımlı din adamları da gözden düşmüştü. Deprem maddî manevî sonuçlarıyla birlikte, bir yıl sonra şah’ın rejimini de yuttu. şah bunları farkettiğinde devran dönmüş ve yapacak bir şey kalmamıştı. (ibrahim el Aris/16 Eylül 1978 Tabas Depremi, el Hayat gazetesi, 16 Eylül 1999)
Ecevit de depremle birlikte dinî literatürünü tashih etmeye başladı. Eskiden tanrı diyordu, şimdi terakki ederek Allah diyor. Ama hala tutuk ve hareket serbestisini kaybetmiş durumda. israil depremden sonra Türkiye’deki sistemin telaşına düştü ama bizimkiler o kadar telaşlı değiller. Bu rahatlık Türk modernizmine batar mı bilmiyorum!”
Evet...
israil TC’nin derdinde (tabiî babasının hayrına değil), bizimkiler uykuda... Allah uykularını daim etsin; basiretsizliklerini artırsın!..
şimdi devlet çürümüş haberinin devamına bir göz atalım...
Yılmaz şöyle demiş:
“MORAL BOZUK!”
“(...) Sadece depremden dolayı değil, Türkiye genelinde vatandaşın, çeşitli sorunlardan dolayı haklı tepkileri, karamsarlığı var...”
(...) Katı merkeziyetçi, hantal devlet yapısının elindeki olanakların nasıl heba olduğu hergün görülüyor...”
Herşey çok açık değil mi?
1999 Kurtuluş yılı, diyoruz... Basit mantık hesaplarıyla bile anlaşılabilir bir durum karşısında atıl kalanların vebali büyük olacaktır... şimdi hareket zamanı...
Alın size 12 Ekim 1999 tarihli Radikal gazetesinden bir haber daha:
DEVLET DUVARA DAYANDI
Tarımsal destekleme alımından doğan borç katrilyonu buldu. Ziraat Bankası’nın görev zararı 6 katrilyon lira. 2000’de KİT’lere yatırım yok. TEDAŞ, TEAŞ’a ödeme yapmıyor.
Kumandanamız diyordu ki: Bunlar bu ay memur maaşlarını ödeyemezler.”
Milyonlarca işsizi olan devlet, memur maaşı öderken bakın ne yaptı...
Önce bir haber:
KITLIK KAPIDA
Deprem bölgesine yapılan yardımlardaki düşüşle birlikte yiyecek ve giyecek sıkıntısı kendini hissettirmeye başladı. Gelen yardımların toplandığı_ Otosan depolarındaki erzaklar bitmek üzere. Önceden getirilen erzakların dağıtıldığını söyleyen yetkililer, Hergün 30 bin kişinin ihtiyacını karşılıyoruz. Yardım gelmezse insanlar aç kalacak. dedi. (Radikal, 11 Ekim 99)
Yardımların düşmesine sebep, sivil kuruluşların başarısını çekemeyen Ankara’daki dinozorlar olmuştur. ipin ellerinden kaçtığını hisseden devletin hali, yukarıda alıntıladığımız İran Devrimi öncesindeki şah’ın durumunun aynıdır. şah veya Süleyman; farkeden birşey yok...
Üstad Necip Fazıl, Süleymanname şiirin nde diyordu ki: SEN BU BELÂNIN SON PÜSKÜLÜSÜN.
Son püskül kopmak üzeredir!
Sıkı durun!..
MAAŞLAR NASIL ÖDENDİ?
Açlığa mahkum edilmiş, aylar sonra hâlâ bir çadır sahibi edilememiş depremzedeler bekleyedursun, bakın devlet ne yapmış! itiraf devlet bakanının ağzından...
17 Ekim 1999 tarihli Milliyet gazetesinin haberi:
“UTANÇ... DEPREM YARDIMIYLA
MAAŞLAR ÖDENDİ!
Devlet bakanı Recep Önal: Ayın 15’inde işçi ve memur maaşlarını ödeyebilmek için deprem nedeniyle toplanan paraların bir kısmını kullanmak zorunda kaldık...”
Zavallı depremzede...
Diyelim ki, devlet bu vartayı da böylece atlatmış oldu... Peki bundan sonra ne yapacak? Maaş ödeyebilmek için oturup bir deprem daha olması için dua mı edecek?! Nereden bakarsanız bakın, bu iş bitmiştir! Ve zaten devletin içindeki devletlüler de artık kendi canlarının derdine düşmüşlerdir. Bir televizyon programında, eski MİT mensuplarından biri diyordu ki: Bu memlekette Genelkurmay Başkanının bile can güvenliği yok ve bunu kendisi de bilir.
Elhak öyledir; inanıyoruz!..
Meselâ, dergimize gönderilmiş bir bildiri vardı; kendilerini İBDA-C OĞUZ” olarak tesmiye eden 21 subay, Batı Çalışma Grubuna karşı olarak Doğu Çalışma Grubunu kurduklarını bildiriyorlar ve herşeye hazır ve hazırlıklı olduklarını ifade ediyorlardı. Bunlardan birinin Genelkurmay Başkanının yanıbaşında bir yerde olmadığını kim bilebilir ki!?
Peki devlet nerelerde ki; işler bu kadar sarpa sardı?
Bu memleketin bir Kriz Yönetim Merkezi var... Kriz durumlarında devreye girmesi gereken bu kuruluşun bünyesinde Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, bakanlıklar, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, kamu kurum ve kuruluşları ile, ilgili özel kuruluşlar var. Yönetmeliğin uygulanmasından sorumlu Başbakandır. Yine yönetmeliğe göre, hizmetlerin yürütülmesinden Genelkurmay Başkanı, Bakanlar, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri ile kamu kurum ve kuruluşları ile en üst düzey yöneticileri sorumlu...
Bu kurum olaylarla şöyle ilgilenir:
Terör olayları / kanunsuz grev, lokavt ve iş bırakma eylemleri / etnik yapı, din ve mezhep farklılıklarından kaynaklanan olaylar / tabiî afetler / iltica ve büyük nüfus hareketleri / tehlikeli ve salgın hastalıklar / büyük yangınlar / radyasyon ve hava kirliliği gibi önemli kimyasal ve teknolojik olaylar / ağır ekonomik bunalımlar / diğer hâller...
Bahis mevzuu bu hâllerin hiçbiriyle başedilememiştir ve nice felâketler sözkonusu isen, devletin tek derdi irtica adı altında İslâm düşmanlığı olmuştur... Bu milletin inandığı dini değil de, kendi uydurdukları din anlayışını kabul ettirebilmek için, bütün kurumlarıyla sürekli teyakkuz halindedirler...
Ağır ekonomik bunalımlar maddesi şu an çözülmesi gereken en acil mesele olmasına rağmen, bu kurmuların tek derdi yine de irtica adı altında islâm’a saldırmaktır... Depremzedeler beklesin; devlet erkânının âcil işleri var; onlar şimdi dalga dalga gelen islâm’ı önlemekle meşguller; ağızlarıyle Allah’ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar...
Fakat...
Artık şunu da anlamaya başladılar;âlem buysa kral biziz! demeye mecâlleri kalmadı... Onları büsbütün mecâlsiz bırak Ya Rabbi!.. Amin!
şimdi gelelim kendimize!..
Kapatılan Furkan dergisinin 49. sayısında (Kasım 1999 tarihli son sayısı) yayınlanmış, EFENDİ HAZRETLERİ’nin sohbetinden bazı fragmanlar sunalım... Söz, açık olarak ancak aptala söylenir hikmetinden pay sahibi olanlar bizi anlayacaktır...
Yukarıdan beri anlattıklarımızı gözönüne alarak, şu sözle nisbetinizi kurunuz; Efendi Hazretleri buyuruyorlar ki:
İSLÂMİYET, ŞERİAT BU HAİNLERE NE YAPTI Kİ; ONU BÖYLE ÇAĞDIŞI KILIYORLAR? DİNİMİZİ ÖĞRENMEYE VE TATBİK ETMEYE MANİ OLAN HERKES DÜŞMANIMIZDIR!
Düşmanlarınızı tanıyınız...
Bazı ahmakların; devlet yıkılırsa biz de altında kalırız. misüllü sözlerine;Sanki şimdi üstünde miyiz? diye cevap veriniz!..
Ve sakın olaki kuvvetsizlikten dem vurmayınız... Nefsiniz size içinde bulunduğunuz hali çaresizlik olarak benimsetmesin... Efendi Hazretleri’nin aynı sohbetteki şu sözlerini yutarcasına ezberleyiniz:
Bakınız! Mevlâ Teâlâ, kâfirlerin islâm aleyhine yaptıkları çalışmalarının sonucunda İslâm’dan dönüp, kâfir olanları mazur görmüyor, (sayınız azdı, silâhınız yoktu; onun için boyun eğdiniz) buyurmuyor. Peki ya ne buyurmuş oluyor? En sonunda zaten ölecek değil misiniz?Evet öleceğiz!Öyleyse İslâmiyet’i yaşamak, yaşatmak yolunda ölseniz daha iyi değil midir?
Müslümanım diyenlere sesleniyoruz; hangi meslekte, hangi makamda ve hangi rütbede olursanız olun; bilin ki, vakit gelmeden ölüm muhâl... Öyleyse bu sözü beynimize kazırcasına ezberleyelim ve ezberletelim... Ezberleyelim ki, uzun emellerden vazgeçelim!
Ve sakın ola ki elim azab’a sebebiyet verecek tembelliğe dûçar kalmayalım...
Aynı sohbetten şu satırlara dikkat:
Ebâ Eyyûb el Ensârî (Radiyallahi Anh) buyurmuştur ki: ilk zamanlarda biz Ensar, Allah yolunda savaşlar yaptık. Canımız_ Resûlullah’ın canına, malımız_ onun malına kattık. O’nunla beraber biz de rahatımızı feda ettik; biz uğraştık, Mevlâ Teâlâ da dinini aziz etti, Resûlü’ne yardım etti. Müslümanların sayısı çoğaldı. Bizler aramızda birbirimize dedik ki: İslâm’ın yayılması için ehlimizi, mallarımızı terkettik. Allah-u Teâlâ Nebîsine yardım etti. Artık ehlimize, mallarımıza geri dönsek de, zayi ettiklerimizi gidersek (telâfi etsek) dedik. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Sûre-i Bakara’nın 195. âyet-i kerîmesini inzâl etti ve buyurdu ki: Ey mü’minler! Mallarınızı din yolunda ve hususiyle Allah yolunda, harp ve savaşa infak ediniz; nefislerinizi tehlikeye atmayınız. (Mallarımızı muhafaza edeceğiz diye, düşmana karşı savaşı (çalışmayı) terekeder, mallarınızı Allah yolunda sarfetmekten çekinir, savaşa hazırlanmaktan kaçınırsanız, düşman istilâsına uğramak sûretiyle nefislerinizi esaret, zillet ve meskenet tehlikesine atmış olursunuz.) ihsanda bulununuz! Zira (Allah-u Teâlâ) hakikaten ihsan edenleri sever.”
Bu satırlara nisbetle, yukarıda naklettğimiz şu cümleyi hatırlayınız: Dinimizi öğrenmeye ve tetbik etmeye mani olan herkes düşmanımızdır. Ve Efendi Hazretleri’nin Mukaddes topraklarda söylediği şu sözle nisbetinizi perçinleyiniz: ALLAH İÇİN SAVAŞAN HERKESİN BAŞIMIN ÜSTÜNDE YERİ VAR.
Keferelerle savaşmaya devam...
Sûretâ imanla başarılamayacak hadiselerin içindeyiz... Eşya ve hadiselerin tesirinden kurtulup, eşya ve hadiseyi teshir kabiliyetine ulaşarak, zaman ve mekânın hakkını vermek mükellefiyeti altındayız.
Yine Efendi Hazretleri’nden:
Sûretâ iman, müslümanları azâb-ı elîmden kurtarmıyor. Bugün biz müslümanların, kâfirlerin emrinde olmamız budur. Yani azâb-ı elîm içinde bulunmamız demektir.
Meselâ: Müslüman erkeklerin başlarına sarık sarmaları yasak ediliyor. Bu bir azâb-ı elîmdir; hürriyet sahibi değiliz.
HÜRRİYET SAHİBİ DEĞİLİZ...
Anlıyorsunuz değil mi?
Çok açık ve net: HÜRRİYET SAHİBİ DEĞİLİZ!..
Bizi kimler esir ettiler?
Dönmeler, lâikler!..
Öyleyse?!
Yapılacak olan Şudur!
Efendi Hazretleri buyuruyorlar ki:
eğer sûretâ iman ile galibiyet olabilseydi, hiç Mevlâ Teâlâ Hakiki iman ile iman edin! buyurur muydu? İslâmiyet gevşeklikle muhafaza edilmez, GEVŞEK TÜKÜRÜĞÜN SAKALA ZARARI VARDIR!”
Kuvvetli tükürün, karşınızda leşler var...
Allah ne güzel vekildir...
Duamızı unutmayın: YÂ MUNTAKÎM ALLAH; BİZİ İNTİKAMINA MEMUR ET!
Dr. Sevim Asımgil’in Allah’a (Celle Celâlühû) Nasıl Dua Etmeliyiz? isimli kitabının 19. sayfasından bir nakil ve bir hatırlatma ile bitirelim...
İMAM-I RABBANÎ (K.S.)’DEN DUÂYA AİT İNCE BİLGİLER!
-Devletin kuvvetlenmesi için yardım yapılması iki türlüdür. Birincisi askerle, maddiyatla olur. Bu meydanda olan, görülen yardımdır. Diğer yardım, hakiki yardım olup, sebepleri yaratan tarafından yapılmaktadır... Âl-i imran Sûresi’nin 126. âyeti’nde ve Enfâl Sûresi’nde Yardım, ancak ve yalnız Allah’tandır! buyuruldu. Bu yardıma duâ ordusu vasıtası ile kavuşulur.
Duâ ordusunun askerleri, herkesten aşağğ ve kalpleri kırık olduğu için, gaza ordusu askerinden daha ileri oldu. Bunlar, sebepleri geride bırakarak, bunların yaratıcısı ile ilgi kurdu.
Fârisî mısra tercümesi:
Gönlü kırık olanlar topu ileri sürdü.
Bundan başka duâ, kazayı belâyı def eder. Hep doğru söyleyici (aleyhi ve alâ âlihüsselâtü vesselâm), Kaza, ancak ve yalnız duâ ile durdurulur buyurdu.
Harb vasıtaları, cihad; kazayı durdurmaz. Görülüyor ki duâ ordusunun askerleri, kuvvetsiz ve kırık oldukları hâlde, gaza ordusunun askerinden daha ehemmiyetlidir. Duâ ordusunun askerleri, gaza ordusu askerlerinin rûhu gibidir. Gaza ordusunun askerleri onların kalıpları, bedenleridir. O hâlde gaza ordusunun askeri, duâ ordusu olmadıkça iş başaramaz. Çünki, ruhsuz bedene hiçbir yardımın ve kuvvetin faydası olmaz. Bunun içindir ki, Resûlullah (S.A.V.) gazalarında ve sıkıntılı zamanlarında, muhacirlerin fakirleri hürmetine Allah-u Teâlâ’dan yardım dilerdi.
Askeri, ordusu olduğu hâlde, muhacirlerin fakirlerini vesile ederek duâ ederdi. (Age, s.20)
-Kalbinizde üzüntü ve kuruntu olunca, gidermek için tevbe ve istiğfar okuyunuz! Korkulu zamanlarda Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyül’azîm okuyunuz! Sıkışık zamanlarda Muavvizeteyn, yani iki Kul eûzüyü çok okuyunuz!” (Age, s.21)
Dikkat! DUÂ ORDUSUNUN ASKERLERİ, HERKESTEN AŞAĞI VE KALBLERİ KIRIK OLDUĞU İÇİN...
Zamanımız taifesinde öyle gariplikler oluyor ki, duâ ordusundan görünme uyanıklığı içinde savaştan tüyüldüğü gibi, kırık kalblilikten de kendilerinde eser bulunmayan birtakım hainler, savaşanlara (bırakın duâ etmeyi) bedduâ bile ediyorlar. Ve olmadık fitnelerle, ortamı Allah yolunda savaşanların aleyhine bulandırmaya çalışıyorlar.
Böylelerine fırsat vermeyiniz!
EFENDi HAZRETLERİ’nden naklettiğimiz güzel sözü suratlarına çarpınız:
SAVAŞ EDENİN BAŞIMIN ÜSTÜNDE YERİ VAR!
Allâhüekber!..

_________________
2ce1ol'un En İyi Üyesi Misafir
Halka Hizmet Hakka Hizmettir


Allah´in indirdigi ile Hükmetmeyenler Kafirlerdir. (Maide Süresi)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://2ce1ol.forumc.biz
 

KÜVETLİ TÜKÜRÜNÜZ

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
2ce 1OL :: Tarih -Osmanlı-Türk-İslam Dünyası :: İslami Dava-

forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Blogunuzu yaratın